Sonbaharın gelmesi ile alabildiğine kızıl ve el değmemiş bir doğa keşfi yapmak isterseniz, bunun yanında sessizlik ve huzur arayışınız da varsa hemen kendinize bir Karadağ (Montenegro) gezisi hediye edin derim. Uçak ile sadece 1 saat 30 dakika süren bir yolculuk ardından kendinizi masal diyarında bulacaksınız. Avrupa ülkesi olmasına rağmen, vize derdi de yok. Geçerlilik süresi en az altı olan pasaportunuz ile elinizi kolunuzu sallayarak Karadağ’a girmeniz mümkün.

Karadağ’a adım atar atmaz ilk hedefim, seyahatim boyunca kalacağım Kotor oldu. Ülkenin başkenti olan Podgorica’dan (Podgoritsa olarak okunuyor) araba kiralayıp yaklaşık 90 km’lik kara yolculuğu sonrası Kotor’a varmayı planlıyordum. Şansa yanlış yola sapınca Kotor’a gidiş süremi bir buçuk saat kadar uzattım. Şansa diyorum çünkü, iyi ki de yanlış yola sapmışım. Kıpkızıl ormanlık yolların içinden ve sarp geçitlerden geçerken, bir anda karşıma çıkan Kotor fiyordu manzarası ile uzun müddet kendime gelemedim.

Evet, dağlık bölgeden geçiyordum ama bu kadar yüksekte olduğumun farkında bile değildim. 1760 metrelik dağın tepesinden pat diye çıkan Kotor, tek kelime ile büyüleyici idi… Bir çığlık ile arabadan indim. Aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum, ağzımın açık olduğunu ve bayağı da üşüdüğümü fark ettim. Hava kararmadan Kotor’a varabilmek için arabaya dönüp, daracık ve keskin virajlı yoldan dağı indim.

Dağdan inip, Kotor’a ulaştığımda güneş batmış, hava henüz kararmamış, alaca karanlıktı. Arabayı park edip, Kotor Eski Şehir’e doğru yürüdüm. Stari Grad, yani Eski Şehir’e araba girmesi yasak. Burası Unesco Dünya Mirası listesinde yer alıyor ve Unesco tarafından korunuyor. 12.-14. yüzyıllar arasından inşa edilmiş Eski Şehir surlar içerisinde yer alıyor. Şehrin ana girişinde ‘’Bizim olanı vermeyiz, başkasının olanı istemeyiz.’’ yazısı dikkat çekiyor.

Şehre adımınızı atar atmaz zamanında Venedik’liler tarafından 400 yıldan fazla yönetildiği, özellikle mimari açıdan bakıldığında hemen anlaşılıyor. Daracık sokaklar meydanlara bağlanıyor. Her meydanda neredeyse bir kilise, bolca cafe ve restoran bulunuyor. Şehrin sırtını yasladığı dağın tepesinde ise Kotor Kalesi yer alıyor. Sokaklarda dolaştıkça ve iyiden iyiye kararan hava ile birlikte kendimi bir anda Orta Çağ’da buluyorum. Otele yerleşip, hiç vakit kaybetmeden kaldığım yerden devam ediyorum.

Karnım zil çalıyor, artık yemek vakti. Çok bile bekledim! Burada Venedik etkisi sadece mimari ve şehir planlaması için geçerli değil. Bu etki, aynı zamanda Karadağ mutfağını da şekillendirmiş. Sadece Venedik değil, İtalyanlar’dan sonra gelen Osmanlılardan da birçok etkilenim olmuş. Coğrafyanın da getirileri ile nefis bir karışım ortaya çıkmış diyebilirim. Kotor’un deniz kenti oluşu ile burada deniz mahsullerinin önemi büyük. Bereketli Adriyatik Denizi’nin her türlü canlısını en taze halleri ile bulmak mümkün.

Karadağlılar aynı zamanda börek uzmanı! Bizde de zaten en iyi börekleri Balkanlardan gelenler yapmaz mı? Arnavut böreği, Boşnak böreği, Boşnak mantısı, İtalyanların meşhur focaccia ekmeği, tereyağlı ekmek… Hepsi yemeye doyulmayacak lezzetteler. Kotor’a çok yakın bir dağ köyü olan Njegusi, peyniri ve pastırması ile meşhur. Tüm Karadağ’a peynir ve pastırma bu köyden gidiyor. Karadağ’da denize kıyı şehir ve kasabalarda daha çok deniz mahsulleri yenirken, dağlık bölgelerde kuzu ya da keçi tercih ediliyor.

(Devam edecek…)
İnci Özay Hatipoğlu
Son Mastori