Güneydoğu Günlükleri – 1
Yer gök hoşgörü kokan tarih zengini bir şehir… O şehirde sırtını birbirine yaslamış yıllara meydan okuyan evler, çocuk seslerinin fon olduğu dar sokaklar, sokaklar üzerine kurulmuş abbaralar ve camilerle kilise gölgelerinin birbirine karıştığı ebedi misafirlik toprağıdır Mardin… Ve şehrin rüzgarına kapılıp bir kere düştüyseniz o sokaklara, geride bıraktığınız her şeyi unutursunuz bir anda… Nereden mi biliyorum? Çünkü ben o toprakları ziyaretten yeni geliyorum. Aklımsa, hala oralarda…

Geçtiğimiz günlerde yeni yerler keşfetmek için Etstur sayfalarında dolaşırken olabildiğince uzağa atarken buldum kendimi… Ve Güneydoğu’da, yıllardır büyük bir merakla gitmeyi beklediğim toprakların sokaklarına ayak izlerimi bırakmaya karar verdim. Öyle ki bir hafta değil, 10 gün süren bir GAP yolculuğu için hazırlık yapmaya başladım. “Peki upuzun bir tura çıkmamın gerçek sebebi ne?” derken; kendi sesimi bastıran cevap da iç sesimden geldi: Mardin!
Nereden Başlamalı, Nasıl Anlatmalı?
Mardin’le tanışma hikayem ihtişamlı bir diziyle ilgili olsaydı belki bu kadar büyük olmazdı Mardin’e olan aşkım… Ama benim Mardin resmimde çok daha güzel, çok daha anlamlı şeyler olduğundan, bambaşka bir öykü için düştüm yollara… Karşılaştığım Mardin ise hayallerimdekinden çok daha fazlasıyla çıktı karşıma…
Eğer Mardin’e girişiniz yeni şehir bölümünden olacaksa tıpkı benim gibi küçük bir hayal kırıklığı sizi bekliyor demektir. Çünkü ne yazık ki; toplu konut projeleri çoktan başlamış buralarda da… Ancak eski şehre doğru yol almaya başladığınızda şehir tüm güzelliğiyle seriliyor önünüze… Kitaplarda okuduğunuz, dizilerden izlediğiniz ya da hikayelerle dinlediğiniz her şeyi unutun! Çünkü Mardin, aslında herkes için kendi hikayesini yazıyor. Omzunu birbirine yaslayan sarı evler, çocukluğunuzdan kalma bir kokuyla birlikte sarıyor etrafınızı. Önce o daracık sokak aralarında kaybolmaktan korkuyor sonra yersiz telaşınızı Mardinli bir çocuğun sıcak bakışıyla, samimi sohbetiyle olduğunuz yere bırakıyorsunuz. Ne var ki; karşılaştığınız ilgi ne derece sıcak olursa olsun, dizleri yaralı o çocuklara bakarken yıllar öncesine dönmek isteyen bir buruklukla karşılaşıyorsunuz. Çünkü bu coğrafyada çocuklar hala sokak aralarında oynuyor ve tozlu yüzlerine hiç aldırmıyor.

Geçen zamana, batıda yaşanan hırslara hatta hayatın zorluğuna inat hep bir arada, her zaman yan yana yürüyor Mardinliler. Minicik çarşılarda dolaşan kalabalıklara bir turistten çok tanıdık yüzlermişçesine yaklaşıyorlar. İşte tam da bu sırada şehrin hoşgörüsü hakkında harika bir hikaye dinliyorum Süryani bir çocuktan… “Eskiden sokak aralarındaki evlerin kapılarındaki tokmakların ikisi de farklı amaçlarla kullanılırmış. Eğer evin hanımı için kapıyı çalıyorsanız ince sesli olan tokmağı vurmanız gerekirmiş ki kadının hazırlanması için zaman tanıyın. Eğer evin erkeği için geldiyseniz işte o zaman kalın tokmak çalınırmış. Ev ahalisi misafirliğe gitmişse kaç gün kalacaklarını belli eden bir ip asılırmış o tokmaklara… Eğer üç gün evde yoklarsa üç ip, dört gün gelmeyeceklerse dört ip bağlanırmış ki gelen misafir bir daha kapıdan dönmesin.”
Mardin Sofrasında Neler Oluyor?
Süryani’si, Yezidi’si ve Müslüman’ıyla bir arada yaşayan ve birbirlerine gösterdikleri saygıdan asla ödün vermeyen kentin mutfağıyla da tanışmasam olmazdı. Çünkü burada Doğu mutfağından çok daha fazlası olduğunu biliyordum. Bu noktada ise yardımıma koşan harika rehberimiz Mustafa Bey oldu. Sayesinde Mardin’in en lezzetli yemeklerini, en şık restoranında deneme fırsatımız oldu.
Eski Mardin’in tam ortasında, tarihi bir konak Bağdadi Restaurant… Mardin’in sarı-sıcak manzarasına karşı açılmış bir avlu, Mardin konaklarının şanına yakışır bir dekorasyon ve enfes yöre yemekleri… “Her şey iyi güzel de ne yenir ki bu Mardin’de?” Biz klasik bir ritüeli yerine getirircesine kaburga dolması istesek de soframıza gelen alluciye, çoktan vazgeçilmezler arasına girdi benim için. Ekşi erik ile hazırlanan ekşili sos, nefis bir kuzu etiyle buluşunca ortaya harikalar çıkıyormuş meğer. Eğer benim gibi Mardin’e gelip hem dillere destan bir mutfakla tanışmak hem de eski bir konağın havasını koklamak isterseniz, hiç düşünmeden Bağdadi’de yerinizi ayırtın derim.

Yapmadan Dönmeyin!
Bitti mi? Bitmedi! Mardin’i ne kadar anlatsam hep bir eksik var. Boydan boya uzanan daracık sokaklarında herkes için bir hikaye var. Ancak şehri biraz daha yakından tanımak istiyorsanız;
– Mardin’e neresinden bakarsanız bakın gözünüze çarpan Ulu Camii’yi mutlaka ziyaret edin. Derler ki; geçmiş yıllarda bu caminin iki minaresinin birinin ucunda akrepler, diğerinde ise yılanlardan korunmak için iki muska asılırmış. Akrepler için asılan muskanın olduğu minare yıkılınca Mardin’i akrepler sarmaya başlamış. Akreplerden korunmak içinse kapılar maviye boyanmış. Tıpkı Bodrum gibi Mardin kapılarının mavi olmasının sırrı da buymuş.
– Cami avlusundan çıktığınız anda sizi karşılayan çarşıya uğrayın ve sepetinizi Mardin sürmeleri, kokusu sokaklara yayılan sabunlar ve Mardin’e özgü şallarla doldurun.
– Bağdadi Restaurant’ın çaprazında bulunan Artukbey Kahvesi’nde Mardin’e has kahvelerin tadına bakın. Üstelik içeri kadar girmişken damla sakızlı badem şekerlerinden denemeyi ihmal etmeyin. Benim favorim ise tarçınlı olanlar!
– Tarih sahnesinden muhteşem bir hikaye dinlemek için Dara Antik Kenti’ni mutlaka ziyaret edin. Kentin yanı başında bulunan köy kahvesinde ise köpüklü bir ayran içmeyi unutmayın.
– İnanışları, eğitimleri ve misafirperverlikleriyle Süryaniler hakkında merak ettiğiniz her şeyi Deyrulzafaran’da, manastırın rehberi Sercan’dan öğrenin. Keşfe başlamadan önce ise manastırın terasında, kendiniz için nefis bir Süryani kahvesi ısmarlayın.

Nilay Kaya
Yayın Tarihi: 19 Eylül 2014
