Alaçatı Ot Festivali’nin ikinci günü, sabahın ilk ışıkları ile birlikte, meşhur Alaçatı rüzgarı diyebileceğim bir güne uyandım. Hava güneşli, her ne kadar lodos esiyor olsa da, oldukça serin. Malum saat daha çok erken, Çeşme’den Alaçatı’ya gitmek için kullandığım dolmuşlar bile günün ilk seferini yapacak. Çeşme Çarşı’da İstanbul Börekçisi hariç her yer kapalı. Peki ben neden bu kadar erken yollara düştüm derseniz, festival kapsamında düzenlenen doğada ot toplama gezisine katılacağım da ondan.
alacati ot festivali (8)

Belirlenen saatte araçların kalkacağı yerde oluyorum, bir görevli yarım saat geç hareket edileceğini söylüyor, önceden haber vermedikleri için biraz homurdanıp Alaçatı Çarşı’ya gidiyorum. Kumrucular yeni açıyor ama ne ızgaraları hazır, ne de çayları demlenmiş… Az ileride Alaçatı Kurabiyecisi’ne gidiyorum. Bir beyefendi (sahibiymiş) ‘”Buyurunuz efendim boyozlar şimdi fırından çıktı’’ diyor, hemen oturuyorum. Yanında tavşan kanı çay ile İzmir’in meşhur boyozunu yiyorum hem de sıcacık. O an iyi ki hareket saatinin gecikeceğini haber vermemişler diyorum, zira bu yediğim en güzel boyoz olabilir ki bu konuyu da diğer bir yazımda detaylı anlatacağım ama önce biraz ot toplayalım…

alacati ot festivali (4)

Geç de olsa hareket ediyoruz. İlgi beklediğimden fazla. Doğada yabani ot ve yabani mantar toplamayı bilen, her fırsatta toplayan ve bunu çok seven biri olarak gösterilen bu ilgi hoşuma gidiyor. Dört tane durağımız olacak; ilk durak su kenarı. Alaçatı merkezden çıkıp yaklaşık beş km kadar gittikten sonra su kenarına varıyoruz. Burada deniz börülceleri ile deniz sirkenleri karşılıyor bizi. Su kenarında dikkat edilmesi gereken önemli şey, suyun kirli olmaması. Suyun durgun olmaması, hareketli olması da yine sıhhi nedenlerden ötürü büyük önem arz ediyor. Durgun sularda istenmeyen bakteri ve mikroplara maruz kalma riski yüksek olduğu için, buna dikkat etmek gerekiyor. Bu sene kış tüm yurtta olduğu gibi bölgede de çok ağır geçmiş. Uzun donlar yapmış hatta kar bile yağmış. Bu da tabi gerek tarım arazilerine gerekse yabani otlara yansımış. Bu yüzden deniz börülceleri henüz olması gerektiği olgunlukta değil, hatta ne yazık ki çoğu siyah siyah. Börülcelere dokunmadan hemen yanı başındaki deniz sirkenlerine bakıyorum. Deniz sirkeni kaya koruğuna benzer tuşumsu ve iyotlu bir tada sahip farklı bir bitki. Börülcelere nazaran daha iyi durumdalar ama bunlara da dokunmak için henüz erken.

alacati ot festivali (5)

İkinci durak; fundalık. Fundalık araziye geçtiğimizde Alaçatı Port tam karşımızda kalıyor. Burası kekik, ardıç, karabaş otu yönünden zengin. Rüzgar ve güneşi olabildiğince alıyor. Karabaş otu bu mevsimde Ege ve Akdeniz kıyılarında görünen mor çiçekli, mis kokulu bir bitki. Özellikle çayı ve reçeli yapılan karabaş otu sakinleştirici etkiye sahip. Lavanta ile biberiye karışımı bir tat ve kokuya sahip olduğunu düşünüyorum. Gece yatmadan evvel içilen bir bardak karabaş otu çayı ile mışıl mışıl uyumak ve renkli rüyalara dalmak mümkün. Bu seneki festivalin ana teması olan ve hemen hemen her yerde görmeye alışık olduğumuz, herkesin bildiği ebegümeci de yol kenarlarında büyümüş. Akdeniz ikliminin hakim olduğu tüm bölgelerde yetişen kapariler de yine fundalık arazide karşımıza çıkıyor. Kapariye bu yörede kebere de deniyor. İkinci durakta gördüğümüz bir diğer bitki labada otu ya da diğer bir ismi ile ekşi mancar oldu. Labadanın küçük yaprakları kavurma olarak yapılıyor, büyük yapraklarından ise lor dolması ya da etli sarması yapılıyor.

alacati ot festivali (7)

Üçüncü durak; tepe. Tepeye çıktığımızda rüzgar etkisini iyiden iyiye gösteriyor. Kafama atkımı sarıp, yoluma öyle devam ediyorum. Ve İzmir’in meşhur sevket-i bostanını buluyorum. Dikenli yaprakları olan bu bitkiyi işin doğrusu tanımak zor, çünkü hep dışarıda satılırken hep gördüğümüz kısmı bitkinin beyaz kök kısmı. Şevket-i bostan nemli yol kenarlarında görülüyor. Mayıs ayından eylül ayına kadar çiçeklendiğini de öğrenmiş oldum. Şevket-i bostan kuzu eti ve nohutla çok yakışıyor. Zaten bölgede en çok terbiyeli kuzu etli yemeği yapılıyor. Daha önce görmediğim kaymacık ya da sarı ota da tepede rastlıyoruz. Kaymacığa sarı ot denmesinin nedeni bitkiyi kopardığınız zaman içinden sarı bir sıvı çıkıyor bu da yapılan yemeği sarı yapıyormuş. İzmir, Çeşme, Alaçatı’da pek yenmezmiş ama Manisa’da çok kullanılırmış. Özellikle de kaymak ile yaptıkları bir yemek varmış ki, duyar duymaz peşine düştüm.

alacati ot festivali (9)

Dördüncü durak; deniz kıyısı. Tepeden aşağı, denize doğru dik yamaçtan yavaş yavaş iniyoruz. deniz kenarında, benim en sevdiğim otlardan biri olan kaya koruğu ya da deniz teresine ulaşıyoruz. Deniz teresi ülkemizde hemen hemen tüm deniz kenarlarındaki kayalıklar üzerinde yetişiyor. Öyle ki İstanbul’da da bulmak mümkün. Ben çok sevdiğim için İstanbul’daki gizli köşelerimden hep toplarım. Buruk, tuzlu, iyotlu tadı enfes. Temmuz ayından ekim ayına kadar çiçeklenen kaya koruğunun her ne kadar en fazla turşusu yapılsa da ben taze olarak da yemenizi tavsiye ederim.

alacati ot festivali (11)

Ot toplamaya meraklıysanız ama bilmiyorsanız ilk olarak bir bilenle çıkın ve otları tanıyın derim. Dikkat edilmesi gereken ilk kural; bitkiyi asla kökünden kopartmamak gerekiyor. Ne de olsa biz doğanın bir parçasıyız ve nimetlerinden faydalanmak bir yana ilk önceliğimiz onu korumak olmalıdır. (Devam edecek…)

İnci Özay Hatipoğlu
Son Mastori

Yorumlar