Yazın en popüler tatil adreslerini sonbaharda gezmeyi sevenler burada mı?

Öyleyse takılın peşime, bu yazıda Cunda’ya gidiyoruz!

İki senedir sonbahar mevsiminde, sadece hafta sonu tatili için gittiğim ve bundan sonra da bunun bir gelenek haline dönüşmesini dilediğim Cunda tatilimden çok güzel önerilerle geldim.

Yazın en sevilen yerlerinden biri Cunda… Eminim hakkında pek çok şey biliyorsundur. Daracık sokaklarında sıralanan, Rum mimarisinin en güzel örneklerini görebileceğin bir açık hava müzesini andıran taş evleri, mezelerin ve deniz ürünlerinin başköşeyi tuttuğu mutfağı, Kazdağları’na komşu oluşunun avantajını, soluduğun her nefeste hissedeceğin bol oksijeni…

Cunda’nın tüm bu güzelliklerini sonbaharda doya doya yaşamak ve bunu da bir hafta sonu tatiline sığdırmak mümkün.

Neden Sonbaharda Cunda?

Yazlık yerlere neden sonbaharda da gitmeyi tercih ediyorum? Çünkü çok daha sakin oluyor. Deniz, güneş ve sıcak hava tabii ki uzun kış günlerinden sonra hayalini kurduğumuz ve bir an önce kavuşmak için sabırsızlandığımız güzellikler… Onun yeri ayrı; ama sonbaharda sıcaklıkların biraz düşmesi, günün daha uzun saatlerini dışarıda rahat rahat geçirebilme imkanı sunuyor.

Yaz tatilinde denizden ve güneşten faydalanmak için ayrı bir telaşemiz oluyor. Günün çoğunu plajda geçirmeye odaklanıyoruz. Sonbahar tatilindeyse güzel bir kahvaltının ardından, Cunda sokaklarında vakit geçirmek, müzesini, çarşısını dolaşmak, adanın yerlileri gibi telaş etmeden Taş Kahve’de sakin sakin oturup kahve yudumlamak, akşamları tıklım tıklım olmayan ama yine de canlılığını koruyan mekanlarda eşsiz mezelerin tadına bakmak için gün bizim…

Müdavimliğe Atılan İlk Adım: Cunda Taş Otel by Taze

İlk olarak 2020 sonbaharında gittim Cunda’ya… Adanın merkezinde de yakınında da büyüklü küçüklü birçok otel var. Ben de gitmeden önce oteller hakkında biraz araştırma yapıp birkaç alternatif belirlemiştim. Cunda Taş Otel by Taze ise favorilerim arasında ilk sıradaydı. Fotoğraflarını görür görmez gönlümü çeldiği için daha uzun bir arayışa girmeden konaklama tercihimi bu otelden yana yapmak istedim.

Otel hem adanın merkezinde hem de hareketli sokaklarından biraz uzakta kalacak şahane bir konuma sahip. Adanın en görkemli yapılarından Taksiyarhis Kilisesi’nin (Rahmi Koç Müzesi) hemen üstünde, hafif yokuşun başladığı sokaklardan birinde misafirlerini karşılayan otel; taş mimarisi, zarif yeşil kapısı ve önünde sıralanan çiçeklerle ilk andan insanın içini ısıtacak bir etki yaratıyor.

Otelin işletmecileri aynı zamanda kardeş olan Nazlı Hanım ve Aslı Hanım… Rezervasyon için aradığım ilk andan itibaren hissettirdikleri misafirperverlik, konaklama süresince misafirlerle kurdukları iletişimlerinin her anında samimiyetle devam ediyor. Tıpkı aile yadigarı olan eski taş eve duydukları sevginin, dekorasyondaki her detayda hissedilmesi gibi…

Nostalji ve Konfor Bir Arada

İlk konaklamamda, sıcak bir karşılama ve odaya girer girmez hissettiğim mis gibi sabun kokusu ve ferahlık hissi otele dair ilk aklımda kalanlar… Nostaljik doku ile uyumlu bir dekorasyona sahip odalar; taş duvarları, bembeyaz tekstilleri, nostaljik atmosfer ile uyumlu mobilyaları, kapıları, pencereleri ve zarif aydınlatmaları ile girdiğin ilk andan itibaren sana kendini mutlu hissettiriyor. Banyolar da dokuyla çok uyumlu olacak şekilde tasarlanmış, çok büyük metrekareleri olmasa da ferahlık hissini yitirmemiş.

Ön cephesi Cunda’nın Arnavut kaldırımlı sokaklarına bakan otelin, arka cephesinde şahane bir bahçe seni bekliyor. Otelin ana kapısından girdiğinde uzanan koridor, seni begonviller ve renk renk çiçeklerle süslü, peyzajı özenle yapılmış bu bahçeye çıkarıyor. Bahçede oturmak, çay-kahve içmek, otelin sahibelerinin özenle hazırladığı ikramları tatmak çok keyifli… Ama asıl can alıcı olan ertesi sabah seni bu bahçede bekleyen şahane kahvaltı! Tazecik pişiler, sahanda yumurta, yöresel peynirler, zeytinler, reçeller, güzel demlenmiş bir çay ve güler yüzler ile güne mutlu bir başlangıç yapman garanti…

Bu yılki seyahatimde de tereddütsüz tercih ettiğim Cunda Taş Otel by Taze’de yukarıda anlattıklarımın fazlası var eksiği yoktu. Otelden ayrılırken sadece sahipleriyle ve misafirlerle değil kapısıyla, duvarıyla, çiçeğiyle, kedisiyle vedalaşarak ve bir sonraki senenin hayalini kurarak gitmek… Müdavimlik denilen halet-i ruhiyeye geçmek tam da böyle bir şey olsa gerek!

Lezzet, Sohbet, Muhabbet Dolu Bir “Avlu”

Cunda müdavimliğime giden yolda, lezzet duraklarımı bulmak otelimi bulmak kadar kolay olmadı… Çarşı ve çevresindeki sokaklar birçok mekana ev sahipliği yapıyor. Hepsini tek tek denemek, kısa sürede mümkün değil elbette…

Mekanların önünden üç tur atıp hangisine gireceğine karar verememek, risk almamak için popüler mekanlara meyledip, kafanı uzattığın kapının ardında seni karşılayacak birilerini bulamamak ve çeşit çeşit mezelerin hayalini kurarken açlıkla sınavına yenilip Ayvalık tostu ve ayran ile baş başa kalmak… Bu hayaller-hayatlar ikileminde, lezzetli Ayvalık tostunun da hakkını yemeden, ilk yılımın özeti tam da budur.

Neyse ki bu yıl talihim döndü, mekanlar önünde atılan bir turun ardından Yakamoz Avlu Restaurant, tüm karizması ile hayatıma girdi. Tek katlı taş bir yapı, çevredeki çoğu yere göre sakin bir atmosfer ve tereddütle içeri girdiğimde, samimi bir karşılama ile taş yapının içinden geçip çıktığım avlu, beni tam da istediğim ortama kavuşturdu.

Yakamoz Avlu’ya 1882 yılında inşa edilmiş bir Rum binası ev sahipliği yapıyor. Aile işletmesi olan restoranın işletmeciliğini 3. kuşak olan Onur Bey üstlenmiş. Misafir olduğum restoranda, kapıdan girişte karşılayan da, meze dolabının önünde tek tek ve keyifle her bir lezzetin detayını anlatan da Onur Bey’di… Avluda, sonbahar rüzgarları ile arada sırada masanıza düşen yapraklar ve fonda belli belirsiz Yunan müzikleri eşliğinde tattığım o lezzetlerin tadı hala damağımda…

İçine eklenen elma ile bambaşka boyuta geçmiş olan elmalı yoğurtlu semizotu salatası ve sosuna ekmek banmaya doyamadığım portakallı sardalya, Yakamoz Avlu’da aşk yaşadığım lezzetler oldu. Taptaze kalamar tava, fırından sıcak sıcak çıkan saganaki peyniri ve deniz börülcesinin eşlik ettiği masadan, yine geleceğim bir sonraki yılın hayaliyle ayrıldım.

Sıra Geldi Alışverişe

Gittiğim yerden alışveriş yapmak, tatil bitse de hissiyatını sürdürmek için o bölgeye özgü ürünleri yanıma alıp eve dönmek, seyahatlerin en güzel yanlarından biri benim için. Ayvalık bölgesi, bilindiği gibi sadece ülkemizin değil dünyanın da en özel zeytinlerinin yetiştiği, bereketli bir coğrafyada yer alıyor. Gidilen yer bu özelliğe sahip olunca da güzel zeytinyağının peşine düşmek benim için kaçınılmaz oluyor.

Geçen yılki Cunda tatilimde, çarşı-pazar turunda gördüğüm ve önerileri de dikkate alarak dönüş günü girip alışveriş yaptığım ve o gün bugündür müdavimi olduğum bir dükkandan bahsetmek istiyorum: Kesebir Mandıra… Cunda’daki aile işletmelerinden biri olan mandırayı, 3. kuşak işletiyor. Bölge sadece zeytiniyle ünlü değil, 50 çeşit peyniri günümüze taşıyan köklü bir geçmişe sahip. Ben de süt ürünleri olmadan bir günümü geçiremeyen biri olarak zeytinyağı için girdiğim dükkandan, elimde çeşit çeşit peynirle ayrıldım.

Saganaki ve Kirli Hanım

Çay ve simitle şahane giden Cunda tulumu, sofrada kaymağı aratmayan Cunda loru, tost arasında erimiş hali de en az erimemiş hali kadar lezzetli olan sepet peyniri mandıranın en sevdiğim lezzetleri arasında. Kökeni Midilli olan saganaki peyniri ise Türkiye’de ilk olarak Kesebir Mandıra’da üretilmiş. Saganaki tıpkı hellim gibi kızartılarak tüketilen bir lezzet. Mevsime göre koyun, keçi ve inek sütünden üretilen peynirin sadesinin yanı sıra kekikli, pul biberli, çörek otlu gibi birçok çeşidi mevcut. Ama en çok dikkat çekeni, mandıranın patentini de aldığı damla sakızlı versiyonu…

Mandıranın bir diğer spesiyal ürünü ise Rum kökenli bir lezzet olup mübadele döneminde yapımı öğrenilen Kirli Hanım Peyniri.  Bu özel peynir; taze peynir ve taze lorun harmanlanıp özel kalıplarda 1 ay dinlendirildikten sonra karamelize olana kadar fırınlanmasıyla hazırlanıyor. Peynirlere dalıp mandıranın zeytinyağını da es geçmeyelim. Dükkanda sadece erken hasat soğuk sıkım zeytinyağı bulunuyor. Kendi üretimleri olan yağ benim bugüne kadar en sevdiğim yağlardan biri oldu. Eğer Cunda’ya gidersen Kesebir’e uğrayıp, her birinde ayrı bir emek saklı bu güzelim lezzetleri tatmadan dönme derim!

Yorumlar